Röportaj – Mehmet Onur Yılmaz ile çocuklar ve mimarlık

Röportaj – Mehmet Onur Yılmaz ile çocuklar ve mimarlık

Uçurtma ekibi olarak insan hakları savunucusu ve Gündem Çocuk Derneği kurucularından mimar Mehmet Onur Yılmaz ile çocuklar ve mimarlık üstüne konuşmak için bir araya geldik.

Öncelikle çocuklar mimarlığın neresinde? Buradan başlayalım mı?

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Aslında her yerinde ve her aşamasında olması gerekirken hiçbir yerindeler. Her şeyde olduğu gibi yapılar ve yapıların oluşturduğu kentler tasarlanırken çocuklar düşünülmüyor. Genel akışına baktığımızda kentler yetişkinlerin başka yetişkinler için tasarladığı mekanlardan ve bu mekanların arasında kalan boşluklardan oluşuyor. Bu tasarım da büyük oranda mimarlar aracılığıyla yapılıyor. Mimarlık çok eski bir meslek olmakla birlikte modern zamanlarda mimarlar konut tasarlar, hastane tasarlar, AVM tasarlar; kentsel ölçekte yapıyorsa meydan, sokak tasarlar; ancak genelde bu tasarımları yaparken doğru soruları sormazlar. Bir tasarım yaparken kullanıcının kim olduğu, yapının kimin için yapıldığı sorusu ya doğru şekilde sorulmaz ya da doğru şekilde cevaplanmaz. Bu soru, en net biçimiyle “Mimar kime karşı sorumludur, kimden sorumludur?” sorusudur. Mimarlar için bu sorunun cevabı çoğunlukla “müşteri”dir, yani “işveren”dir; kullanıcılar işverenin isteği doğrultusunda ele alınır ve aslında göz ardı edilir. Odak müşteriye kaydığı oranda da çocuklar hesaba katılmaz çünkü onlar hiçbir zaman doğrudan müşteri olmazlar. Sonuç olarak hastaneler, konutlar, iş yerleri ve diğer tasarımlarda çocuklar mimarın görüş alanının neredeyse tamamen dışında kalır. Dolayısıyla kentler çocukların ihtiyaçları gözetilmeden, çocuk o kenti hiç kullanmayacakmış gibi tasarlanır.

Çocukların hesaba katıldığı, odak olduğu istisnalar yok mu?

Bunun istisnası zorunlu olarak eğitim mekanlarıdır. Okullar tasarlanırken çocuk girdi olarak hesaba katıldığı varsayılır. Ancak baktığımızda çocukların yegane mekanları olan okulların  da çocuklar hesaba katılmadan tasarlandığını görürüz. Fiziksel güvenlik açısından bile eğitim mekanları çocuklar için birçok tehlike barındırıyor. Eğitim mekanları ya devlet ideolojisinin propaganda mekanları olarak ya da yetişkin fantezisi abartılı mekanlar olarak karşımıza çıkıyor.

Çocuğu hesaba katmayan mimari anlayış ne tür sonuçlar doğuruyor?

Bugün çocukların kentte var olma alanları ev, çocuklar için tasarlanmış oyun alanları ve okullarla sınırlı. Kentler bu kadar büyümeden önce çocukların kullanımına daha uygundu. Kentler büyüdükçe araçların ve insanların hızı çocukların baş edebileceğinin üstüne geçti. Bu da çocukların sokağı kullanmasını zorlaştırdı. İkinci olarak çocukları hesaba katmayan kentsel tasarım kent ve sokağı çocuklar için güvenli olmayan mekanlar haline getirdi. Böylece çocukların kenti tek başına kullanmaları oldukça sınırlandı. Bu sınırlı alanlar, bina yapılamayacak kadar küçük alanlarda yapılan ya da nadiren çocuklar için tasarlanmış özel parklar ve okul bahçeleri. Kentlerin çocuklar hesaba katılmadan tasarlanmasının önemli bir sonucu da toplu taşıma sistemlerinin çocukların kullanamayacakları kadar karmaşık hale gelmesi. Ancak en önemli sonuçlarından biri bu tasarımın yaşamsal riskler doğurması. Rögar kapağının açık bırakılması gibi sebeplerle hayatını kaybeden çocuklar var örneğin. Bu riskler de yetişkinlerin çocukları daha fazla kentten çekmesine neden oluyor. Bugün 8-9 yaşında bir çocuğun kendi başına kentin öte yakasındaki bir akrabasına gitmesi söz konusu bile edilmiyor. Bu eskiden böyle değildi.

Çocuğun kenti kullanamaması onun hayatını nasıl etkiliyor?

Bu tasarım sebebiyle parklar ve okul bahçesi dışında kentin çocuk tarafından deneyimlenmesi imkansız hale geliyor. Bu da belli bir yaşa gelene kadar çocuğun yanında bir yetişkin olmaksızın hayatı keşfetmesini engelliyor. Bunun geneldeki etkisi ise çocukların kendi başlarına ya da diğer çocuklarla oluşturdukları çocuk kültürünün gelişmesini engellemesi. Çocuğun kentle ilişkisi ebeveyn üzerinden dolaylı olarak kuruluyor. Çocuklar, çocuklarla birlikte kenti yaşayamıyor. Bu da kısır bir döngü yaratıyor. Mimarlar hiç çocuk görmeden kent tasarlamaya devam ediyor. Çocuklar kendilerine rağmen tasarlanan kentlerde gittikçe daha izole ve bağımlı bir yaşam sürüyor. Çocukların görüşlerini yansıtacağı bir mekanizma olmadığı için bu sorunun dillendirildiğini de görmüyoruz. Sonuçta ‘çocuklar için’ olması gereken kentler ‘çocuklar için tehlikeli’ oluyor.

Çocuğu hesaba katan bir mimari anlayış nasıl gelişebilir?

Öncelikle bundan sorumlu yöneticilerin, karar vericilerin, belediyelerin kısaca devletin çocukları, hakları ve ihtiyaçları olan bireyler olarak kabul etmesi gerekiyor. Sonunda da bunun bir politika haline gelmesi gerekiyor. Bunu kabul etmeyen yaklaşımlar eklektik sonuçlar doğuruyor. Diğer yandan mimarın mekan tasarlarken çocuk için mevcut riskleri ve çocuğun ihtiyaçlarını hesaba katması gerekiyor. Bu da öncelikle çocuğu görmeyi, ikincil olarak çocuğa yönelik tasarım yapma bilgisine sahip olmayı ve bu beceriyi geliştirmeyi gerektiriyor. Genelde çocukların ihtiyaçlarına dair bilgi varsayımlara dayanılıyor. Oysa tasarım doğrudan çocukla ilgili olmasa bile çocuğun muhtemel kullanıcı olacağı durumlarda çocuklara sormak gerekiyor. Hastane, okul, park veya ofis. Çocuk bu mekandan ne bekler, neye ihtiyaç duyar? Bunlar çocuklara sorulması gereken sorular. Bunun nasıl sorulacağına dair teknik beceri ise geliştirilmesi gereken bir şey.

Çocuğu dahil etmeden çocuk dostu tasarım yapmak mümkün mü?

Mümkün değil. Çünkü çocuğu katmadan yapılan tasarım varsayımlara dayanır. Bu varsayımların sonuçlarını da çocuk parklarında ve oyun alanlarında görüyoruz. Bu alanlar çocuğun ihtiyacını, gelişimini baz almayan, yetişkinlerin garip çocukluk fantezilerine dayanıyor. Bu yüzden mimarların çocuklara soru sorma becerisini geliştirmeleri gerekiyor.

Nasıl bir çocukluk algısına sahip mimarlar?

Genel olarak bakarsak yetişkinlerin çocuk algısının birkaç ana kaynağı var. Biri kendi çocukluklarından hatırladıkları. İkincisi ise kendi çocukları olduğunda edindikleri deneyimler. Mimarlar da çocukları bu çerçevede algılıyor. Her iki kaynak da hem sınırlılık hem de geçicilik barındırıyor. Bu çerçeve, toplumdaki çocuğu, çocukluğu ve toplumsal bir sınıf olarak çocukları algılamaktan çok uzak. Bunun dışında deneyimleri artırmanın tek yolu çocukluk üstüne çalışmayı gerektirir. Bu çabayı göstermeden, çocuklar için emek vermeden tasarıma girişenler çocuklar için yaptığı mekanların renkli olmasını, bazı unsurlarının abartılmış olmasını ve bir iki de ergonomik gerekliliği sağlamasını yeterli görüyorlar. Bu çocukları birey ve kullanıcı olarak ciddiye almamakla ilgili. Mimarlar çocukları öncelikle ciddiye almalı.

Mimarlık eğitiminde çocuğun nasıl bir yeri var?

Çocuğu yok sayan algının kaynağında öncelikle mimarlık eğitimi var. Eğitim süresince çocuklarla ilgili tasarım her zaman tırnak içinde ele alınır. Örneğin çocuklarla ilgili tasarım okulla veya hastanede çocuk odasıyla sınırlıdır. Bu da renkli olması, ergonomik olarak çocuğa uygun olması gibi kriterlerle değerlendirilir. Çocuk okul dışında hiçbir mekanı kullanmıyormuş; alış veriş merkezinde, kültür merkezinde bulunmuyormuş gibi tasarımlar yapılır. Sonuç olarak mimarlık eğitimi, diğer mekanlarda çocukların varlığını sorgulatan bir yaklaşıma sahip değil. Mimarlar sonrasında da buna uygun davranmaya devam ediyorlar.

Çocuklar için iyi örnekler var mı?

Ne yazık ki çok az. Tekil iyi örneklerden bahsedilebilir. Özellikle çocuk katılımının önü açıldıkça iyi örnekler ortaya çıkıyor. Bu bakımdan tahmin edileceği üzere Kuzey Avrupa ülkelerden iyi uygulamalar çıkıyor. Örneğin Helsinki’de liman bölgesi kentsel tasarım yarışmasına çocuk ekipler de katıldılar. Çocuklar mimarlarla birlikte tasarımlar yaptılar. Bunun dışında çocukların mekan kullanımına yönelik standart oluşturmaya yönelik çalışmalar var Avrupa’da. En azından zarar görmemelerine yönelik standartlar bunlar. Ama Türkiye’de bu örneklere rastlamıyoruz.

Ama bana sorarsanız çocuklar için uygun alanlar kentleşmenin daha az olduğu, kentin daha az planlandığı alanlar. Mardin eski kent merkezi buna iyi bir örnektir. Çocuklar için en az oyun alanı olan yerdir sanırım Mardin. Çünkü Mardin’de sokaklar ve kentin tümü çocuklarındır. Yıkılmadan önce Diyarbakır Sur da öyleydi.

Ankara için ise belli başlı parklar dışında iyi örnekler veremem. Botanik Park, Seymenler Parkı gibi yerler çocuklara uygun alanlar ancak buralara bile ebeveynsiz ulaşmak çocuklar için çok olanaklı değil. Bu konuda benim önerim ise iyi örnek arayıp çocukları oraya taşımak yerine mevcut zorlu kentsel mekanlarda yetişkinlerin çocuklarla kenti deneyimleme turları yapmaları, kenti çocuklarıyla birlikte kullanmaları. Bu sonrasında çocuğun kendi kent deneyimini yaratmasına da olanak verecektir.

Yeni kamusal alanlar olarak alışveriş merkezleri çocuklar için nasıl mekanlar?

Bu mekanlar kentin kalanından farklı olarak korunaklı mekanlar oldukları için yoğun olarak kullanılıyor. Ama bu durum AVM’leri kamusal alan yapmıyor. Kamusal olanı ‘hepimize ve her birimize ait olan’ olarak tanımlıyorum. AVM’ler böyle değil. Kentlerdeki kamusal alanın niteliksizliği sebebiyle insanlar AVM’lere mecbur bırakılıyorlar. AVM’ler, kenti yetişkinlere bağlı ve bağımlı olarak deneyimlemek zorunda kalan çocukların belleklerinde hak etmedikleri bir yer ediniyor.

Çocuk dostu kent kavramı için ne dersin? Doğru bir kavram mı?

Doğruluğundan ziyade tüketilmiş bir kavram. Çok kullanıldı ancak içi hiçbir zaman hakkı verilerek doldurulmadı. Örneğin Ankara bundan 4 yıl önce birden “çocuk dostu kent” ilan edildi, sonra çocuk dostu yapılmaya çalışıldı. Bir iki eğitim dışında bir şey yapılmadı. Ayrıca bu ilişki tek yönlü kuruldu. Ankara Valiliği kenti çocuk dostu ilan etti ancak çocuklara bir şey sorma gereği duymadı. Oysa çocuk dostu kent için öncelikle çocuklarla ilişki kurmak, onların derdini, ihtiyacını sormak ve sonrasında buna uygun bütçe ayırmak gerekir. Bu böyle gider. Ama ne yazık ki UNICEF de dahil olmak üzere pek çok kurum bu kavramı içini doldurmadan kullandı ve tüketti.

Peki çocuklar için kentlerde bütçe kullanımı ne durumda?

Çocuklar nüfusun neredeyse %40’ı, buna göre en basit hesapla bütçenin de %40’ı çocuklara ayrılmalı. Ancak bu oran %1 ise bile iyidir. Burada doğrudan bir hak gaspı var. Bütçe yapımına katılamadıkları, oy hakları olmadığı, örgütlenemedikleri, kısacası sesleri çık(a)madığı için çocukların hakları kolaylıkla gasp ediliyor.

Çocuklarda farkındalık yaratacak çalışmalar var mı?

Mesele çocuklarda farkındalık yaratmak değil yetişkinlerde farkındalık yaratmaktır. Biz Mimarlar Odası’nda 2002’de başlattığımız Çocuk ve Mimarlık çalışmasının ilk metinlerinde şöyle söylemiştik: “Çocuk ilk tasarımcıdır. Her çocuk içine doğduğu dünyayı en baştan tasarlar.”  Söz konusu kentler olduğunda iyi mimarlık yapmak peşinde olanların öncelikle bu ‘ilk tasarımcı’nın peşine düşmesi gerekir.

İddia ediyorum: “İki yaş sendromu” diye bir şey yoktur!*

Haziran 7, 2017

Müzeler Değişiyor…

Haziran 7, 2017

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir